
19 Haziran 2006 – 23:00:00
Şeyh Said 1865 yılında Erzurum’un ilçesi Hınıs’a bağlı Kolhisar Köyü’nde dünyaya geldi. Babasının adı Şeyh Mahmut Fevzi’dir. Şeyh Said’in ailesi köklü ve büyük ailelerdendir. Ailesi daha Osmanlı Padişahı 4. Murat döneminde, düşman saldırılarıyla karşılaşır. Sultan 1639’da Şeyh Said’in dedesi Seyyid Haşim’i katleder. 1639’da Kürdistan’ın, Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla iki parçaya ayrılır. Olabilir ki Seyyid Haşim de bu duruma karşı çıktığı için şehit edilmiştir.
Babasının ölümünden sonra bu büyük ailenin bütün sorumluluğu Şeyh Said’in üzerine kalır. Şeyh Said’in ailesi çok zengindi. Sürüleri vardı ve bu sürülerini Erzurum’dan ta Halep’e, Musul’a, Şam’a kadar götürüyordu. Şeyh Said bu arada hem ticaret yapıyor hem de gittiği yerlerde insanlarla ilişki geliştiriyordu. Bundan dolayı onu tanıyanlar ve sevenler çoktu. Kürdistan’da bir çok insan onun etkisinde kalıyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında bir çok Kürt yerinden yurdundan göç ettirilir. Bu dönemlerde Osmanlı, onu ve ailesini de sürmek isterler ama dönemin kaymakamını Şeyh Said tehdit eder ve ondan çekindikleri için Ona ve ailesine karışamazlar.
Şeyh Said ilim öğrenmek için medreseye başlar. Muş, Malazgirt, Hınıs ve Palu’da eğitimini tamamlar. Şeyh Said bilinçli ve akıllı bir insandı. Köy köy gezip İslami mücadele bilincini insanlara vermeye çalışır. Kürdistan Teali Cemiyeti’ne üye olur. Osmanlı’nın yıkılıp Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber Cumhuriyetin kurucuları gerçek yüzlerini göstererek İslam ve Kürt karşıtlığına dayalı politikalarını gün yüzüne çıkarırlar. Bu da Şeyh Said’in çabalarını artırır. O, bu durumda artık yerinde duramazdı. Gün çalışma günüydü.
Rêxistina Azadî, 1921’de Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kapatılması üzerine açılır. Cemiyetin başkanı Cibranlı Albay Halit Bey idi. O, Şeyh Said’in kayın biraderiydi. Cibranlı Halit, ikinci Abdulhamit’in açtığı Aşiret Mektepleri’nde okumuştu ve iyi bir askerdi. Bu cemiyete daha sonra Hacı Musa Bey, Cibranlı Halit Bey, Hasenanlı Halit ve başkaları da katıldılar. Bitlis mebusu Yusuf Ziya 1923 yılının yaz mevsimi sonunda Şeyh Sait ile görüştü ve görüşmede bir Kürt ayaklanması örgütlemek ve bu amaçla örgütlenmeye hız vermek istediklerini belirtirler. Şeyh Sait Kürdistan’da büyük bir etkiye sahip olduğu için Rêxistina Azadî’ye davet edilir.
Rêxistina Azadi’ye üye olduktan sonra çalışmalarını daha bir ilerletir. Köy köy gezer, tanıdığı ve sevdiği insanlara mektup göndererek mücadele bilicini insanlara ulaştırmaya çalışır.
Kürdistan’da büyük bir kıyam hazırlığına başlarlar.
Cemiyetin üyeleri kendi aralarında hepsinin bildiği bir şifre diliyle iletişim kuruyorlardı. Bu şifrelerle yaptıkları görüşmelerden birinde şifre yanlış anlaşılır ve ayaklanma hazırlığı Mustafa Kemal tarafından duyulur ve Rêxistina Azadî’nin başkanı Cibranlı Halit Bey ve Yusuf Ziya 1924 yılının Ekim ayında tutuklanırlar. Bu olay üzerine başkanlık görevi Şeyh Said’e kalır.
Şeyh Said hazırlığını yapar ve evden çıkacağı zaman hanımı ona şöyle der:
“Sen bizi kime bırakıp gidiyorsun”. Bu soru karşısında Şeyh Said tarihi cevabını şöyle verir:
- Eğer ben ve bu bastonum yalnız da kalsak ben yine bu kafirlere karşı çıkacağım. Ne ben Hz. Hüseyin’den daha değerliyim ne de benim ailem onun ailesinden daha kıymetlidir. Eğer ben bu kafirlere karşı çıkmazsam zebaniler sarığımdan tutup beni cehenneme atarlar, siz o zaman bana yardım edebilecek misiniz? Onlar bana demezler mi; “Ey Said Allah o kadar mal mülk verdi sana. Sen Allah için ne yaptın? Bunlar Allah’ın emirlerini ayaklar altına almışlar.
Evet ben cihada başladım ve korkanlar, cihat edemeyecekler, hastalar gelmesinler. Bu yol korkakların yolu değildir!
Kardeşi Bahaddin ise O’na şöyle der: “Abi sen biliyorsun Kürt halkı bilgi yönünden pek gelişkin değil. Sen başaramazsın.”
Şeyh Said’in cevabı takdire şayandır.
- Bahaddin, Bahaddin! Hiç merak etme ben Amed’de asılacağım, sen de Kur’an’ın üzerinde şehit düşeceksin.
Bu arada Türk Hükümeti yetkilileri Şeyh Sait’e haber gönderip ifadesini almak istediklerini bildirdiler. Şeyh Sait ifade vermeye gitmeyip 27 Aralık günü Hınıs’tan ayrılıp Çapakçur’a doğru yola çıktı. 4 Ocak 1925 günü Şeyh Sait ve çok sayıda Kürt ileri geleni Kırkan köyünde bir toplantı yaptılar. Bu toplantıda Şeyh Said’in fetvası şuydu: “Bizler ve Türkleri bağlayan sadece din kalmıştı, Türk Hükümeti dini de kaldırdı ve artık bizi birbirimize bağlayan hiçbir şey kalmadı.”
Bu toplantıda alınan birinci karar şuydu: Şeyh Said; Amed, Ergani, Lice, Farqin, Darahini, ve Hani’nin ileri gelenleriyle görüşecek. Ardından Çevlik’e gelecekler ve orda kıyama başlanılacak.
Şeyh Sait 12 Ocak’ta Çapakçur’da, 15 Ocak’ta Daraheni’de, 21 Ocak’ta Lice’de ve 25 Ocak’ta Hani’de idi. Şeyh Sait buralarda halk ile ve bazı Kürt önderleri ile toplantılar yaptı. Şeyh Sait Piran’da kardeşi Abdurrahim’in evinde iken, Türk askerleri evi basıp, Şeyh Abdurrahim’e sığınmış bazı Kürtleri almak istediler. Şeyh Abdurrahim, kendisine sığınmış bu insanları, Şeyh Sait orada iken vermeyi reddettiğinden, askerler bu kişilere saldırdılar. Bunun neticesi olarak askerler ile Kürtler arasında çatışma çıktı. Böyle bir provokasyon sonucu, hareket beklenmedik bir şekilde, planlanmış zamandan önce, 8 Şubat 1925′de başladı.
Kıyam 1925 yılının Şubat başında, Kürdistan’ın bütün bölgelerinde birden başladı.
Hasanan aşireti reisi Albay Halit Bey derhal Muş’u kuşattı. Cibran Aşireti’nden Hasan Bey, çarpışmalardan sonra Hınıs’ı, Şeyh Abdullah ise Varto’yu zaptettiler. Birkaç küçük çarpışmadan sonra Ergani ve Maden de zaptedildi. Şeyh Sait, 7000 kıyamcı ile birlikte Kiği, Eğil üstüne yürüdü. Hani, Lice ve Piran’ı zaptederek 14 Şubat günü Darahini’yi tamamen ele geçirdi ve buraya Modan’lı Feqi Hesen’i vali olarak tayin etti. Darahini, Kürdistan’ın geçiçi başkenti ilan edildi. Toplanan vergiler ve tutsak alınanlar Darahini’ye gönderilmeye başlandı. Çapakçur da ele geçirildikten sonra, bütün Harput ele geçirildi. Kısa bir süre sonra da çevre aşiretlerden yardımcı kuvvetler alınarak derhal Amed üstüne yüründü.
Hükümet endişeye kapılarak derhal Sarıkamış’taki 9., Erzurum’daki 8., Amed’deki 7. tümenleri ve Mardin´deki 1., Urfa’daki 14.Süvari alaylarını, Van’daki 1. Süvari tümenini ve hudut birliklerini harekete geçirdiler.
Silvan, Beşiri bölgeleri Türk Hükümetinden alındı ve sonra kuzeye, Palu istikametine yönelinerek Malazgirt, Piran, Bulanık ele geçirildi. Daha sonra kıyamcılar; Malatya vilayeti istikametinde ilerleyip, Pötürge’yi de kurtararak Çemişgezek’i aldılar. Öte yandan da Siverek istikametinde ilerlediler.
Kıyam güçleri hemen ardından, Amed’e doğru ilerleyerek, hem kuzeyden hem de güneyden taarruza geçtiler. Her iki taaruz da başarılı oldu ve Mardin kapısının yeraltı geçidinden şehre girildi. Sürpriz ile karşılaşan Türk Hükümet birlikleri kaçarak İç kaleye sığındılar. Kürtler orada bulunan silah ve cephane depolarını zaptederek, silahların bir kısmını orada çarpışan Kürtlere, diğerlerini ise dışarıya yolladılar.
T.C askerleri Amed’in etrafında başarı elde edilmemişti, her taraf kıyamcılar tarafından kapatılmıştı bu durum karşısında çoğu zaman kaybetmişlerdi. Fransızlar, Türk Hükümeti askerlerine güneyden girebilmeleri için yol açmışlardı. Bundan dolayı yollar Mücahitlere kapatılmıştı. Bazı aşiretler hükümet askerlerinin yanına gittiler. Şeyh Said çaresizce geri çekildi. Hükümet onların her anından haberdardı. Şeyh Said ve arkadaşları İran’a çekilmeye karar verdiler.
Şeyh Sait’in kuvvetleri Genç’in kuzeyinde zor durumdaydılar. İran’a çekilmek için şiddetli çarpışmalar yaşayarak, Türk Hükümetinin birliklerinin cephesini yarıp Varto yakınlarına varabildiler. Bu olaydan sonra çeşitli kollar halinde ve çeşitli istikametlerden çok sayıda Türk Hükümeti kuvvetleri ilerleyip Şeyh Sait’i tekrar muhasara altına aldılar. Birçok kanlı çarpışmalardan sonra Şeyh Sait yeni bir taarruz yaparak Türk kuvvetlerinden kurtulmak istediyse de başarılı olamadı. 15 Nisan’da Şeyh Sait Bacanağı Binbaşı Kasım’ın ihbarı üzerine, Muş ve Varto arasındaki Abdurrahman Köprüsünde, büyük bir kısmı yaralı olan diğer liderlerle birlikte Türk Hükümetinin eline esir düştü ve hep beraber Amed’e gönderildiler.
Bu arada Cibranlı Halit Bey ve Yusuf Ziya asılmışlardı. Bu durum savaşçıların moralini bozmuştu.
Daha sonra anlaşıldı ki devlete ajanlık yapan kişi tam da yanlarındaydı. Bu kişi Şeyh Said’in bacanağı Kaso’ydu.
Şeyh Said’i arkadaşlarıyla beraber 5 Mayıs günü Amed’e getirirler. Yargılandıkları zaman karar zaten belliydi. 28 Haziran’da Şeyh Said ile beraber 46 arkadaşı idam edildi.
Asılacağı sırada bir kağıdın üzerine Arapça şöyle yazıyor: “ Değersiz dallarda beni asmanıza pervam yoktur. Muhakkak ki ölümüm Allah ve İslâm içindir.”
İlmik boynuna geçirildikten sonra, Kürtçe söylediği son söz ise; “Şu anda fani hayata veda etmek üzereyim. Halkım için feda olduğuma pişman değilim. Yeter ki torunlarım düşmanlarıma karşı beni mahcup etmesinler.”
Onların şehadeti yıllardır mazlumların maruz kaldığı zulmün katmerleşerek artmasına sebep oldu.
Bu kıyamın sonucunda 14 şehir, 700 köy, 9000’e yakın ev harabeye döndü. 50.000 kişi göç ettiriliyor, yaklaşık 7.500 kişi zindanlara atılıyor 660 kişi idam ediliyor. 80.000 Kürt öldürülüyor.
T.C kuvvetlerinin sayısı yaklaşık 200.000’di. Şeyh Said’in ordusu ise yaklaşık 20.000 idi. Bu zulüm 1927’ye kadar devam ediyor. Bir çok yerde insanlar ahırlarda toplu bir şekilde yakılıyorlar. Zalimler için çocuk, ihtiyar, kadın veya hayvan hiç fark etmiyor ve öldürülüyor..
Kıyam sırasında onlara destek veren insanlar da zulümden kurtulamadılar. Sistem bu şekilde kendilerini garantiye alıyordu.
kaynak:
kudusyolu.com
(mizgin.com)
mustafa islamoğlu
03/09/2005
Bu tartışmayı kim çıkardıysa, fena bir şey yapmadı. Çünkü, bir vesile olmadan “resmi tarihin” maskesi düşürülmüyor. Şimdiki vesile, İngiliz-Amerikan siyasetinin kadim “Kürt kartını” Kuzey Irak’ta kendi emelleri için masaya sürmesi.
İngiliz-Amerikan siyaset oyununda kullanılacak Kürt kartlarının, Talabani ve Barzani’nin örgütleri olması tesadüf mü? Ya her iki örgütün de “ulusçu ve laik” olmaları? Bu da mı tesadüf? Siz bu ikiliye “nasyonal-Marksist-laik” Öcalan’ın PKK-KADEK’ini de katabilirsiniz. Çünkü el altından bu örgüt de az yardıma mazhar olmadı.
Size bir soru: Laik-ulusçu Kürt örgütleri İngiliz-Amerikan desteğine mazhar olurken, İslâmi Kürt örgütleri neden kimyasal silahlara ve B-52′lerin bombalarına ‘mazhar’ olur?
Halepçe’nin kimyasal silahla haritadan silinmesi tesadüf değildi. Çünkü Kuzey Irak’taki en güçlü İslami örgüt Şeyh Osman Halebcevi liderliğindeki el-Hareketü’l-İslamiyye fi-Kürdistani’l-Irak’tı. Halepçe bu örgütün her şeyiydi. Halepçe’nin kimyasal silahla yok edilmesi, görünürde Saddam, gerçekte bir İngiliz-Amerikan projesiydi. Biliyor musunuz, bu katliamdan dolayı bu iki güç Saddam’ı hâlâ kınayacaklar.
Bir soru daha: Son işgal sırasında ABD-İngiliz işgal güçlerinin Irak toprakları üzerinde topyekün ortadan kaldırdıkları tek örgütlü yapı hangisidir? Evet, bildiniz, Ensaru’l-İslam adlı Kuzey Irak’taki organize olmuş tek İslami yapı. ABD, Saddam’a ve Saddam’ın adamlarına gösterdiği hoşgörünün binde birini İslami herhangi bir yapıya göstermedi, göstermiyor, göstermeyecek. Çünkü onların emperyalist emelleri için İslam ve onun şekillendirdiği her tür yapı, yerküre üzerindeki tek sahici tehdit.
Bunun son örneği Irak Şiileri’dir. Kendilerine on yıllarca kan kusturan Saddam’ı ‘görevden alan’ İngiliz-Amerikan işgal güçlerine “eyvAllah” etmemişlerdir. Ur’daki sözde “muhalifler” toplantısında piyon olmayı reddetmişlerdir. Necef caddelerinde yankılanan “Ne Saddam! Ne Amerika!” sloganı bu tavrın ifadesidir.
Bu bir girizgahtı. Fakat, girişte işaret ettiğimiz tartışmayı bu girizgah olmadan ele almak doğru olmayacaktı. Çünkü günümüzde yaşananlar, dün yaşananların izdüşümüdür. Tarihe, biraz da bugün olup bitenleri anlamak ve açıklamak için başvurulur.
İşte söz konusu “tartışma” da bu yüzden gündeme getirildi. Tartışma 1925′te yeni rejime karşı ayaklanan Şeyh Said’in İngilizler’in yardımına mazhar olup olmadığı, hatta bu ayaklanmanın –bazılarının iddia ettiği gibi- bir İngiliz planı olup olmadığı meselesi.
Siyasetin efendiliğini bozamadığı ender kimselerden biri ve sahici bir entelektüel olan Abdülmelik Fırat adını duymuşsunuzdur. Kendisi sırf Şeyh Said’in torunu olduğu için ömür boyu (“sülale boyu” desek daha doğru olurdu) “persona non grata” ilan edilmiştir.
Abdülmelik Fırat’la bu yakınlarda bir mülakat yapıldı. Bu mülakatta Fırat, dedesinin, kıyam sırasında İngilizler’in yardımına mazhar olduğu tezini kesin bir dille reddediyor.
Aslında Şeyh Said’in İngiliz yardımı aldığını ileri sürenler başından beri bir tek ciddi delil gösterememişlerdir. Delil diye ortada dolaşan şey Londra’dan kimin postaladığı bilinmeyen ve alıcı adresinde “Kürdistan Kraliyet Harbiye Nazırlığı” yazan İngiliz silah fabrikalarına ait birkaç katalogdur.
Bu tırışkadan “belgeyi” (!) delil olarak kabul edenlerin cevaplamaları gereken bir dolu soru vardır: Kimdir bu katalogları Londra’dan yollayan? Neden işin hazırlık safhasında değil de işin işten geçtiği 9 Mart tarihinde? Neden kimin eline geçeceği bilindiği halde Ankara’nın denetiminden hiç çıkmamış olan Takrir-i Sükun altındaki Diyarbakır’a yollanmıştır? Bunun adına “adrese teslim” demezler mi? İngiliz istihbarat geleneğinde rejim muhalifi piyonlarıyla resmi posta kanalıyla iş tutma yöntemi mevcut mudur? Eğer durum böyleyse ve bu iş gerçekten İngilizler’in işiyse, bu durumda İngilizler Şeyh Said’in lehine değil, basbayağı aleyhine çalışmış olmuyorlar mı? Evetse, şu halde İngilizler bu karalama işini kimin ya da kimlerin lehine yapıyorlardı?
Görüyorsunuz, sor sor bitmiyor.
Bitmez de. Neden derseniz, olayın üzerinden 78 yıl geçmiş olmasına rağmen, hâlâ ilgili arşivler kamuoyuna açılmamıştır. Gidin sorun isterseniz, eğer resmi ideolojiye iman etmiş bir “yeminli tercüman” değilseniz, size verecekleri tek cevap vardır: “Tasnif dışı”. Ne demekse? “Yassak hemşerim”in adını “tasnif dışı” koymuşlar. Anladık “para iman ve günah gizlidir” de, bu kadar da gizli olmaz ki canım. Hem o dediğiniz, “tevbe edince Allah affeder” diye bireylerin günahı için geçerlidir. İyi de, devletin ruhu yok ki ahirete gitsin. O tevbe edecekse bu dünyada edecek.
Sözün özü, neredeyse cumhuriyetle yaşıt bir olayın belgelerini açıklamaktan köşe bucak kaçan “muhafazakar mı muhafazakar” bir devletle karşı karşıyayız. Vatandaşının aklını bazı tarihi gerçeklerden muhafaza etmek konusunda sanki yemin etmiş bir devlet.
Galiba çok şey bekliyorum. Peki, bu talebimden vazgeçmeye razıyım. Tek o gün asılanların gömüldüğü yeri asılanların torunlarına söylesinler, ben “buna da şükür” diyeceğim. Baksanıza, Güneydoğu’nun kan davalı aşiretleri bile barıştı. Devleti bu anlamsız kan davasından vazgeçirecek, onu vatandaşıyla barıştıracak birileri yok mu?
Benim “arşivler açılsın” talebimden vazgeçmem gerçeği öğrenmekten vazgeçmem anlamına gelmiyor. Bu, biraz “nasıl olsa arşivler çoktan steril hale getirilmiştir” diye düşünmemden kaynaklanıyorsa, biraz da alternatif kaynakların varlığını bilmemden kaynaklanıyor.
Dilim tutuldu allah belalarını versin ne diyeceğimi bilemiyorum zaten her şey… Amed li
Allahın izni ile inşallah bu dükülen kanlarımız yerde kalmaz elbet gelir o gün de kurarız hakkın devletini allah hepimizden razı olsun
Rabbim şehadetini makbul eylesin guzel insan
kaniniz nice fidanlar filizleri suladı
gencecil bedenler temiz dimaglar unutmadı seni
REHBERE MA ŞEX SAİD
allah mekanını cennet eylesin xuda bela dujmina pede
ALLAH CC MEKANINI CENNETTİ ALA EYLESİN .
yaşasın müslümanların kardeşligi yaşasın şeyh sait davan davamız yolun yolumuzdur
allah(cc) mekanını cenet eylesin..bir gün gelecek şeyh saitin hesabı sorulacak yolun yolumuzdur.xudé balayın mustafay bıde
qadi mala tırka qıravke ezı kulla atavana niya
Jı Boy Zalıman Gellek Bıji Cehnem!!!
sa ben d.bakırın hani ilçesinde doğdum.şimdiye kadar tc nin kitaplarında şeyh saidin kıyamını bizlere hep isyan dedirtip kandırdılar.ama bugün artık uyanığız.her şeyi biliyoruz.şeyh saidin yaptığı isyan değil ALLAH için şeriat için islam için bir kıyamdı.ALLAH şehadetini kabul eylesin bizi şeyh saidin ve diğer bütün şehidlerin şefaatinden mahrum etmesin amin…
laik devlet ve pis kemmal atatürk sözde din vicdan özgürlüğüymüş diye şeriatı islamı kaldırdı. yerine dinsiz inanşsız fiıkirlerini getirdi.şeyh said de buna boyun eğemezdi eğmedi de.ALLAH mekanını cennet eylesin Amin…VELHAMDULİLLAHİ RABBİR ALEMİN…
HANİLİ BAYRAM
burdaki kıyam bir kürt meselesi değil bir şeriat meselesi.bunu kendi çıkarları yolunda kollananları kınıyorum ve kıyamamaz asırlar geçsede devam edecek.
Kardeşim dedikleri eklemek istediğim bir husus var zaten çoğumuzun kafasına takılan bir noktadır bu büyük ihtimalle: siz düşman güçlersiniz ülkeyi işgan ediyorsunuz yenilgiye uğrayıp gere çekiliyorsunuz bu sırada bir iç kargaşa çıkıyor gücünüzü toplıyacak zamanınızda olmuş yanği gücünüzüde toplamışsınız.Bu iç kargaşa sizin için çok büyük bir fırsat ve siz hareket etmiyorsunuz hemde iç kargaşa öyle bir hal alıyorki sizin dünyanın en büyük güçleriyle yapamadığınızı yapabilir hale geliyor.Ancak siz yinede harekete geçmiyorsunuz neden?
Ben söyliyim eğer harekete geçer iseniz bu ayaklanma yerini bulucak ve hatta sizide savuşturucak nedenmi çünkü tarih tekerürden ibarettir Peygamberimiz (S.A.S.)’den sonra 4 halife döeniminin bitmesiyle dağılan islam güçlerini 1171′de mısırda şii fatimi hilafetine son vererek sünniliğe dönen Selhattin Eyyübi hilafetini ilan eder ve iman birliği politikası ile gayri müslümlerin ellerindeki bütün gücü kullanarak müslümanların üzerlerine gelemelerini çok rahat savuşturur ve siz bunun olmasından korktunuz, ama size bişey diyim bu o zaman oldu Şeyh Said döneminde hainleğe uğradı birdaha olmazmı diye düşünüyorsunuz , o zaman size şunu diyim ecel kapınızı çaldığında ah edip vah edip inlemeyin çünkü o gelecek…!
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
Öncelikle Şeyh Said’i rahmetle ve saygıyla anıyorum.Her ne kadar yaptığı kıyamı o an için başarıya ulaşmadıysada,küfredenlere,kafirlere,müşriklere,onların müşrik ve putperest düzenlerine karşı kıyama kalkmak ve kıyam etmek büyük bir izzet ve şeref kaynağıdır.Yaptığı kıyamı bugün mücahidlerin yolunu aydınlatıyor.
Resulullah’ın pak ve temiz,çağlar aşan çağrısı ve daveti aramızdadır.Putperest,müşrik ve kafir düzenlere karşı mücadelesi ve İslami direnişiyle Resulullah aramızdadır.
Bu gelen Hak’tır.Artık batıla yer yok.Batıl yok olmaya mahkumdur.
De ki; «Hak geldi, artık batıl hiçbir tarafa doğru kımıldayamaz.»
SEBE 49
“ÖZGÜR KUDÜS’TE BULUŞMAK ÜZERE”